Roman
Cebimde Bir Milyon Zaryalı
Üç kitaplık serinin ilk kitabı
Bir damlada koca bir deniz saklıydı. Cebinde gökten inmiş bir halk, ayağının altında Anadolu. Üç kitaplık bir yolculuğun ilk durağı.
E-kitap
EPUB3 · DRM yok · anında indirme
Paperback
Basılı · ciltsiz
Hardcover
Basılı · ciltli
Örnek Bölüm
Zarya
Şafağın gezegeninde şafaklar öleli üç yüz bin yıl olmuştu.
Kadim dilde Zarya, şafak demekti. Kelimeyi kimin, hangi sabaha karşı ilk kez söylediğini bilen yoktu artık. Dil o günden beri kaç kez incelmiş, durulmuş, kurallara bağlanmıştı ama kimse o tek kelimeye dokunamamıştı. Zarya, dilin hiçbir kuralına uymuyordu. Dilden eskiydi çünkü. Semaran bunu hep bir emanet gibi taşımıştı içinde. Unutulmuş bir sabahı unutmayan bir kelime.
Her uyanışında kulenin tepesine çıkardı Semaran. Kubbenin camına alnını dayayıp dışarı bakmak, onun sabah duasıydı. Kimse istememişti bunu ondan, bu nöbeti kendine kendi yazmıştı. Camın ötesinde gri bir ova uzanıyordu, ovanın ötesinde bir şehrin iskeleti. Kuleleri devrilmiş, caddeleri tozun altında, milyonların yaşadığı sokaklarında üç yüz bin yıldır tek bir ayak sesi duyulmamış bir şehir. Rüzgâr bile uğramıyordu artık oraya. Rüzgârın işi kalmamıştı. Semaran bakıyordu. Unutmamak, liderin işiydi.
Zarya'yı silahlar öldürmedi. Kayıtları izleyen son kuşaktandı Semaran ve kayıtlar bunu açıkça söylüyordu. Silahlar en sona geldi, iş bittikten sonra gelen kalabalık gibi. Önce yalnızca kapılar kapandı. Teknoloji her şeyi herkesin evine getirdiğinde, kimsenin dışarı çıkmak için bir sebebi kalmadı. Sokaklar yavaş yavaş boşaldı. Kimse buna karar vermedi, kimse ilan etmedi, sokaklar sadece her yıl bir önceki yıldan biraz daha boş oldu. Zaryalılar birbirlerini önce ekranlarda görmeye başladılar, sonra ekranların içinde yaşamaya. Orada yeni kalabalıklar kuruldu. Yüzleri olmayan, sesleri olmayan, yalnızca öfkeleri olan kalabalıklar. Yan yana gelmeyen canlılar birbirinden korkar. Korku önce fısıltı oldu, sonra grup, sonra bayrak. Ve bir gün söz bitti. Sokaklarını unutmuş bir halk sokaklara döküldü. Sokağı unutan, orada yalnızca savaşmayı bilir.
İç savaşlar ülkeleri yedi, ülkelerin savaşı gezegeni. On yedi milyar Zaryalıdan geriye üç milyon kaldığında silahlar sustu. Barış kazanılmadı. Savaşacak kimse kalmadı, o kadar. Semaran'ın en çok başını eğdiği gerçek buydu. Halkı barışı bulmamıştı, barışa kalmıştı. Gezegen ise geri dönmedi. Hava zehrini bırakmadı, su unutmadı, toprak affetmedi. Kalanlar kubbeler kurup içine sığındılar ve o kubbelerin altında, üç yüz bin yıl boyunca, tarihlerinin en derin barışını yaşadılar. Bugün mucize dedikleri ne varsa o barışın eseriydi. Ve üç milyon, ortamın sertliğine direne direne, çağlar içinde eriyip bir milyon kaldı.
Bir milyon Zaryalı, gökyüzünde üç şeyle büyüdü. Bir ay, bir güneş, bir de mavi gezegen.
Mavi gezegenin sakinleri kendi göklerinde ikisini bilir, ayı ve güneşi. Zaryalıların göğünde bir üçüncüsü asılıdır ve en güzeli odur. Mavi, canlı, omzunda bulutların beyazı, gece yarısı bile ışıl ışıl. Zaryalı çocuklara ninniler onunla söylenir, kubbe camlarına onun haritaları çizilirdi. Çünkü Zarya, mavi gezegenin hemen dibinde sayılacak bir yörüngede süzülüyordu ve o manzara, Zaryalı için ayın insana göründüğü kadar tanıdıktı. Ama mavi gezegenden Zarya'ya bakan olmadı hiç. Bakan olsa da göremezdi. Mavi gezegenin ölçeğinde Zarya bir karpuzdan büyük değildi.
Ölçek küçüldükçe zaman hızlanır. Zaryalı bir kalp, mavi gezegenli bir kalpten bin kat hızlı atar. Mavi gezegende bir gün doğup batınca, Zarya'da neredeyse üç yıl geçer. Kendi saatleriyle Semaran yedi yüz bin yılı geçmişti. Bilgeler, en yaşlıları, milyonu devirmiş, ömrün sınırına dayanmıştı. Bu kadar uzun yaşayan bir halk için hesap, duadan önce gelir.
Ve Zarya hep burada değildi. Kadim kayıtlar, yurtlarının bir zamanlar çok uzakta, taşların büyük kalabalığında döndüğünü söylerdi. Büyük bir çarpışma onu sürüsünden koparmış, boşluğa savurmuş ve çağlar süren bir sürüklenişin sonunda mavi gezegenin komşuluğunda durulmuştu. Zaryalıların dilinde bunu unutturmayan eski bir söz vardı. Yurdumuz bize bir çarpışmadan geldi. Sözün ikinci yarısını kimse yazmamıştı. Gözcüler yazdı sonunda.
Gözcülerin işi göğü saymaktı. Boşlukta süzülen hiçbir taşın yolu onlardan saklı değildi. Her kırıntının nereden gelip nereye gideceğini, neye ne zaman değeceğini bilirlerdi. Yola dökülen ufak taşları ışığa çevirip geçmek, Zarya için yağmurdan sonra cam silmek kadar sıradan bir işti. Sonra bir gün, sayımın ortasında, bir gözcü sustu. Hesabı üç kez yaptı, üç kez aynı sonucu gördü. Başına toplananlara ekranı çevirdiğinde elleri titriyordu. Karanlığın içinden bir kütle geliyordu, dosdoğru Zarya'nın üstüne. Ve gelen, Zarya'nın iki katı büyüklüğündeydi.
Bilgeler hesabı aldılar. Milyon yılı devirmiş akıllar, ayrı odalarda, ayrı yöntemlerle, günlerce yeniden hesapladılar ve her hesap aynı yere düğümlendi. Rota Zarya'ya çıkıyor, gün ile saat değişmiyordu. Gelen bir kırıntı olsaydı toza çevirirlerdi. Bir taş olsaydı yolundan saptırırlardı. Ama gelen, yurtlarından büyük bir karanlıktı ve bir halkın gücü ne kadar büyürse büyüsün, kendi yurdundan büyük olanı iteleyemezdi. Her şeyi hesaplayabilen bir medeniyet, tarihinde ilk kez, değiştiremeyeceği bir sayının karşısında duruyordu. Bilmek, ilk kez, çare değildi.
Karar yine de tek günde verilmedi. Önce hesap bir kez daha yapıldı, bir kez daha. Umut, akıllı halklarda da aynı çalışır. Sonra fısıltı oldu, sonra herkesin gözünün içinde duran ve kimsenin söylemeye yanaşmadığı bir kesinlik. Söyleme işi, hep olduğu gibi, lidere düştü. Semaran meclisin ortasında durdu ve halkının tarihindeki en kısa konuşmayı yaptı.
"Taşı kurtaramayız. Bizi kurtarabiliriz."
Devamı kitapta.